28.10.2018
Yırtık adidas ayakkabılarımla yine aynı parktayım. Saat 4'e yaklaşıyor. Ceketler, paltolar çıkmaya başladı. İki çocuklu bir Rus ailesi parkı turluyor. İnsanı hüzünlendiren bir pazar ikindisi.
Mutluluk insanın kanına zehir gibi işliyor. Geçen hafta sonu Madrid gezisi kelimenin tam anlamıyla fantastikti. Prado Müzesi'nde gördüğüm ve büyülendiğim El Bosco tablosu Dünyevi Zevkler Bahçesi (el jardín de las delicias), bu fantastik etkinin baş mimarı, gözüm baykuşta kaldı. Cuma ve Cumartesi üst üste iki konsept parti, alkol, müzik, anasının karnından dans ederek çıkmış kızlar, kanı kaynatan şeyler, gençliğin izin verdiği saçmalıklar, Türk usulü bira döndürme, pizza, hamburger, taksi, uykusuzluk, merde! Bir yağmur sonrası dar bir sokakta tek başına yürürken, peş peşe dizili evlerdeki saksıların düzenine şaşırıp hayatın güzel olduğu illüzyonuna kapılmak, renklere hayret.

Her sokağı, her köşesi, her meydanı ile yaşayan bir şehir. Valencia küçük bir öğrenci şehri gibi kalıyor yanında. Çocuklardan bebek olmayan Rus oğlan, diziyle top sektiriyor. Hiç fena değil bu işte, yeterince çalışırsa geleceğin Arshavin'i olabilir.

Her sokağı, her köşesi, her meydanı ile yaşayan bir şehir. Valencia küçük bir öğrenci şehri gibi kalıyor yanında. Çocuklardan bebek olmayan Rus oğlan, diziyle top sektiriyor. Hiç fena değil bu işte, yeterince çalışırsa geleceğin Arshavin'i olabilir.
Madrid yaşanacak bir şehir. İnsanların neden denize kıyı şehirleri sevdiğini anlamıyorum. Evet, güzel bir his ama uzun uzun denize bakmanın hiçbir anlamı yok. İçinde olmadıktan sonra suyun ne önemi var? Yazın 1-2 haftalık tatil yetmiyor mu insanlara? Her neyse şehirler ve mekânlar ile ilgili hislerimiz genellikle oradaki insanlarla ilişkilidir. Birbirini anlayan ve eğlenmeyi bilen 3 insan Dünya'nın herhangi bir yerinde yaşayabilir. Ben, Denizli gibi bir kasabada bile eğlenebilmiş, kaliteli vakit geçirebilmiş bir insanım. Biraz çevrenizdeki insanlar ve biraz da içinizdeki dünya ve hayat görüşünüzle alakalı.
Café Soret, iki hafa önceki yağmurlu pazar gününe göre hareketli, çocuklu aileler, bilgisayarları ile oturmuş ders çalışan iki genç kız, orta yaşlı, saçları çoktan beyazlamış bir adam. Sakin müzikler çalıyor. Etrafta gezip gürültü yapan çocuklar olmasa kitap okumak için uygun bir ortam. Earl grey içiyorum, 1 ay sonra içtiğim ilk demleme çay sanırım. Ama limonu demliğin içine atmış Alman görünümlü barista.
Almanlardan sıkıldım. Milliyetçilik yapmadan en hafif şekilde böyle söylenir sanırım. Evdeki Alman sayısı dün üçe çıktı. Güzel olanın Berlin'den arkadaşı geldi. Sarışınları sevmiyorum. Bu yeni gelen kumral, beğendiğimi itiraf etmeliyim. Her gezide uzun boylu, sarışın, 3-4 kızın beraber takılmasını, kendi aralarında Almanca konuşmalarını seyretmek yorucu. Fransızlar ve İtalyanlar da bunu yapıyor ama bu kadar rahatsız etmiyor nedense. Ben İspanya'ya Almanlarla İngilizce konuşmak için gelmedim. Neredesiniz benim tatlı Hispanik güzellerim?