11 Mart 2019 Pazartesi

El Madrileño o Mismos Lugares

28.10.2018

Yırtık adidas ayakkabılarımla yine aynı parktayım. Saat 4'e yaklaşıyor. Ceketler, paltolar çıkmaya başladı. İki çocuklu bir Rus ailesi parkı turluyor. İnsanı hüzünlendiren bir pazar ikindisi.

Mutluluk insanın kanına zehir gibi işliyor. Geçen hafta sonu Madrid gezisi kelimenin tam anlamıyla fantastikti. Prado Müzesi'nde gördüğüm ve büyülendiğim El Bosco tablosu Dünyevi Zevkler Bahçesi (el jardín de las delicias), bu fantastik etkinin baş mimarı, gözüm baykuşta kaldı. Cuma ve Cumartesi üst üste iki konsept parti, alkol, müzik, anasının karnından dans ederek çıkmış kızlar, kanı kaynatan şeyler, gençliğin izin verdiği saçmalıklar, Türk usulü bira döndürme, pizza, hamburger, taksi, uykusuzluk, merde! Bir yağmur sonrası dar bir sokakta tek başına yürürken, peş peşe dizili evlerdeki saksıların düzenine şaşırıp hayatın güzel olduğu illüzyonuna kapılmak, renklere hayret.




















Her sokağı, her köşesi, her meydanı ile yaşayan bir şehir. Valencia küçük bir öğrenci şehri gibi kalıyor yanında. Çocuklardan bebek olmayan Rus oğlan, diziyle top sektiriyor. Hiç fena değil bu işte, yeterince çalışırsa geleceğin Arshavin'i olabilir.

Madrid yaşanacak bir şehir. İnsanların neden denize kıyı şehirleri sevdiğini anlamıyorum. Evet, güzel bir his ama uzun uzun denize bakmanın hiçbir anlamı yok. İçinde olmadıktan sonra suyun ne önemi var? Yazın 1-2 haftalık tatil yetmiyor mu insanlara? Her neyse şehirler ve mekânlar ile ilgili hislerimiz genellikle oradaki insanlarla ilişkilidir. Birbirini anlayan ve eğlenmeyi bilen 3 insan Dünya'nın herhangi bir yerinde yaşayabilir. Ben, Denizli gibi bir kasabada bile eğlenebilmiş, kaliteli vakit geçirebilmiş bir insanım. Biraz çevrenizdeki insanlar ve biraz da içinizdeki dünya ve hayat görüşünüzle alakalı.

Café Soret, iki hafa önceki yağmurlu pazar gününe göre hareketli, çocuklu aileler, bilgisayarları ile oturmuş ders çalışan iki genç kız, orta yaşlı, saçları çoktan beyazlamış bir adam. Sakin müzikler çalıyor. Etrafta gezip gürültü yapan çocuklar olmasa kitap okumak için uygun bir ortam. Earl grey içiyorum, 1 ay sonra içtiğim ilk demleme çay sanırım. Ama limonu demliğin içine atmış Alman görünümlü barista.

Almanlardan sıkıldım. Milliyetçilik yapmadan en hafif şekilde böyle söylenir sanırım. Evdeki Alman sayısı dün üçe çıktı. Güzel olanın Berlin'den arkadaşı geldi. Sarışınları sevmiyorum. Bu yeni gelen kumral, beğendiğimi itiraf etmeliyim. Her gezide uzun boylu, sarışın, 3-4 kızın beraber takılmasını, kendi aralarında Almanca konuşmalarını seyretmek yorucu. Fransızlar ve İtalyanlar da bunu yapıyor ama bu kadar rahatsız etmiyor nedense. Ben İspanya'ya Almanlarla İngilizce konuşmak için gelmedim. Neredesiniz benim tatlı Hispanik güzellerim?

12 Kasım 2018 Pazartesi

En Café Soret

14.10.2018

Yağmurlu bir Pazar günü, sokaklar boş. Hakiki zenci müziği çalan bu cafe-barda barmen-barista-garson hepsi birden olan genç adamla yalnız kaldık. O ortalığı toplayıp bulaşıkları yıkarken ben düşünüyorum. Blues tınıları müthiş zihin açıyor. 'Cortado especial de la casa' içtim, 1,5€. Viskili 'café Irlandes' içesim var ama pahalı 5€. Tasarruf yapmazsam eğer ileriki aylarda para sıkıntısı yaşayacağım kesin. "Dert dinlenir, 1€" yazılı kartonla Valencia meydanlarında hayal edin beni.

Ernest bu cafede olsa ne yapardı, ne içerdi? Blues müziğin zirvede olduğu dönemler ama yeni kıtadan plak gelmesi olanaksız olmalı. Sahildeki restoranlardan birinde akşam yemeğini ağır ağır yedikten sonra şehre iner, geceleri ufak konserler verilen tavernaları tercih ederdi büyük ihtimalle, basit İspanyol chansonları çalınıp söylenirken pistte dans edenler olurdu, herhangi bir kadını dansa kaldırır gecenin keyfini çıkarırdı. Erkekler kadınları eğlendirmekten başka ne işe yararlar ki? Hemingway'in 'I'm in the Mood' dinleyememiş olması üzücü. O 'Fiesta'yı yazdığında John Lee Hooker 9 yaşındaydı.

Her neyse bu cafede roman yazılmaz. Sadece Murakami'nin hızlı bir öykü yazabileceği bir yer burası. Ispanyollar pazar günü ne yaparlar? Şehre ve kültüre hala yabancıyım. Fiestalarını yağmur engellemiş olamaz, fiestaları bu kadar kırılgan olmamalı.

Kitaba odaklanamıyorum, kitap okunacak bir mekan değil, bira içip çene çalınacak yer burası. (Ya da bar taburesine oturup barmen bana bir Scotch denip barmen ile sohbet edilecek bir yer)

28 Ekim 2018 Pazar

Una tarde en Jardí d'Aiora

13.10.2018

Valencia'daki 13. günüm, Aiora parkından bildiriyorum. Sabah 10'da kalkıp hostel değişikliği yaptım. İnsanın kafası ferah oldu mu yorulmak bilmiyor. 12 gündür her gün ortalama 6-7 km yürüyorum, şehirde adım atmadığım çok az yer kalmıştır. Otobüs, metro veya tramvay kullanmadım henüz (Albufera dönüşü hariç). İlk nedeni para tasarrufu, yola harcayacağım parayı dışarda yemeye harcıyorum. İkincisi vaktim bol; bir yere gitmem 40-50 dakikadan fazla sürmüyorsa yürürüm. 12:30 civarı ağır ağır kahvaltı yaptım; tortilla (patatesli yumurtayı ekmek arasında getirdiler, işte aradığım Akdenizlilik), pan con tomate ve cafe leche ile. Ucuza gelsin diye Old City'den olabildiğince uzaklaştığımı not edeyim. Ekim ayındayız ama bulutsuz, güneşli bir gün, hava sıcaklığı 26 C. Park serin, bir miktar esiyor, serçeler hariç ses çıkaran yok. Karşımdaki bankta 40'lı yaşlarında bir çift, adam oturmuş kitap okuyor, kadın ayakta resim yapıyor, üstünde sarı bluzu, pembe bez ayakkabısı ile. Gelip geçenler durup ne çizdiğini soruyorlar. Hayır, Paris'te değilim. Daha iyi bir cumartesi öğleden sonrası hayal edebilir misiniz? Belki yanımda Fransızca konuşabildiğim bir Parisien hanımefendi. Oh merde! Kalsın, ucuz bir hayal. Hayalgücümüz ne kadar vasat, ilk akla gelen bu olmamalı. Fransızlardan bize hayır gelmez. Dünya'ya tek faydaları 1789 Devrimi. Onun da miadı dolalı çok oldu. Bunları yazarken kafama kuş sıçtı, şaka değil! Karmanın oyunu mu yoksa şans mı getirir? Latin Amerikalı bir yazarın İngilizce'ye çevrilmiş romanını okuyan bir hanım getirse yanıma hiç fena olmaz. Eh, bu fena değil, yazdıkça açılıyorum. Çehov'un köpekli kadınları parkı turluyor, bana gülümsüyorlar. Tanımadığınız genç kızların size gece vakti gülümsedikleri tuhaf bir dünya burası. Hemingway'in ilk romanını yazdığı şehirde, uçakta önsözünü ancak bitirebildiğim Belıy'ın romanı Petersburg'u okumaya başlıyorum. (İleride gittikçe daha derinden hissetmeyi umduğum şeyi tekrar fark ediyorum; ben okumak için değil yazmak için var olmuşum.)


23 Ekim 2018 Salı

¿Dónde estás Yolanda?

01.10.2018

Tren, Tortosa'yı geçti. İsminden mi nedir, keyfim yerine geldi. Filmlerde gördüğümüz küçük ama sevimli İtalyan kasabalarını andırıyor. Şehirler arası boşluklar ise Antalya kırsalına ve çevresine benziyor. 2 gündür Eskişehir, İstanbul, Barcelona yolculukları hem zihnen, hem fiziken yordu. Mekan ayırdına ancak şimdi varabildim. Yolun tadını çıkarmaya başlayabilirim. Tortosa istasyonunda bağıra bağıra konuşan Uzak Doğulular'ın bunda payı büyük. Belki de 2-3 koltuk arkada kitap okuyan İspanyol güzel. Yolculuğuma eşlik eden Pink Martini'nin muhteşem albümü Sympathique de olabilir buna sebep. Hepsi birleşince, 4 saat nasıl geçecek, uyuyabilir miyim derken bu yolculuk hiç bitmesin istiyorum şimdi.

24 Haziran 2018 Pazar

Melek, Işık, Aşk, Hayat, Eşya, Kayıp, Zaman, Kaza

... 

Erkekler masasında, yanıma oturup kalkanlarla, rakı kadehlerini tokuştururken iştahla onurdan söz ettim, hayatın kayıp anlamından, kayıp bir şeylerden. Hayır, konuyu önce onlar açtığı için: Cebinden bir deste oyun kâğıdı çıkaran ve papaz yerine çizdiği "şeyh"i ve vale yerine çizdiği "kul"u gururla gösterip ülkemizdeki yüz yetmiş bin kahvehanenin iki buçuk milyona yakın masasında artık bu kâğıtların dağıtılması gerektiğini uzun uzun anlatan dosta öyle bir hak verdim ki birlikte şaştık: Umut buradaydı, bir suret olarak bu gece aramızdaydı; melek miydi bu umut? Bir ışıktır, dediler. Dediler ki: Her soluk alıp verişte biraz daha eksiliyoruz. Dediler ki: Eşyalarımızı gömdüğümüz yerden çıkarıyoruz. Biri bir soba resmi gösterdi. Tanıdık bir başkası: Bir bisiklet ki boyu boyumuza, posu posumuza uyar. Papyonlu bey cebinden bir sıvı şişesi çıkardı: Diş macunu yerine... Bir rüya gördüm diye anlattı ne yazık ki içemeyen dişsiz dede: Korkmayın diyor o bize, o zaman kırılmazsınız. O kimdi? Esas eşyanın sırrını bilen Dr. Narin niye gelmemişti, niye yoktu? Aslında, dedi bir ses, Dr. Narin bu imanlı delikanlıyı göreydi kendi oğlu gibi severdi. Kimdi bu ses, ben dönene kadar yok oldu. Hşşşt, dediler, Dr. Narin'den böyle ulu-orta bahsetmeyin. Yarın televizyonda melek gözükünce, tartışma çıkacak! Her şey, bütün bu korku kaymakam yüzünden, diyorlardı, ama o da aslında tam karşı değil. Türkiye'nin en zengini Vehbi Koç da bu sofraya, bu davete gelebilir. En büyük bayidir o, dedi biri. Birileriyle öpüştüğümü hatırlıyorum; genç diye beni kutlayanlarla, açıksözlü diye kucaklayanlarla; çünkü onlara otobüslerdeki ekranı, renkleri ve zamanı anlatmıştım. Ekran, dedi Tekel bayii, sevimli de bir adamdı: Şimdi bizim ekran bizlere bu tuzağı hazırlayanların sonu olacak; yeni ekran yeni hayattır. Birileri yanıma oturuyor kalkıyordu; ben de başkalarının yanına oturdum, kalktım ve anlattım: Kazaları, ölümü, huzuru, kitabı, o ânı... Daha da ileri gitmiş olmalıyım: "Aşk" dedim, kalkıp oturduğu yere baktım, Canan kendisini inceleyen öğretmenler ve karıları arasındaydı. Oturdum: Zaman, dedim bir kazadır, bir kaza sonucu buradayız. Dünyada olmak da öyle. Meşin ceketli bir çiftçiyi çağırdılar, sen onu dinle o zaman dediler. Çok ihtiyar değildi, ama oflaya puflaya, "estağfurullah", dedi, "naçizane" keşfini iç cebinden çıkardı: Bir cep saatiydi, ama mutlu olduğun zamanı anlıyordu ve o zaman kendiliğinden duruyordu ve o vakit mutluluğun da sonsuza kadar uzuyordu. Mutlu olmadığın vakit saatin akrebiyle yelkovanı telaşla koşarlar ve sen de, aman zaman ne çabuk geçmiş derdin o vakit ve dertlerin de göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi. Sonra gece, sen saatin yanı başında huzurla uyurken, kendiliğinden zamanın artısını eksisini ayarlardı ihtiyarın bana açılmış elinde sabırla tıkırdayan bu küçük şey ve sabah hiçbir şey olmamış gibi, herkesle birlikte kalkardı.

Zaman demiştim ya, bir ara akvaryumda ağır ağır salınan balıklara bakakalmıştım. Bir adam sokulmuş yanıma, bir gölge, dedi ki: "Bizi," dedi. "Batı medeniyetini küçümsemekle suçluyorlar. Aslında tam tersi... Ürgüp'teki mağaraların içinde yüzyıllardır yaşayan haçlı kalıntılarını duymuş muydunuz?" Ben balıklarla konuşurken kimdi konuşan bu balık, ben dönene kadar yok oldu. Önce gölgeymiş dedim, sonra o dehşet kokuyu aldım korkuyla: OPA.

Bir sandalyeye oturur oturmaz koca bıyıklı bir amca, bir parmağına anahtarlık zincirini sinirle dolarken sordu: Kimlerdendim ben, oyum kimeydi, hangi buluşu beğendim, yarın sabah ne karar veririm? Aklımda balıklar vardı, bir bardak daha rakı içer misiniz diyecektim. Sesler, sesler, sesler duydum. Sustum. Sonra sevimli Tekel bayii ile yan yana düşmüşüz: Artık hiç kimseden korkmadığını söyledi, vitrindeki doldurulmuş üç fareye takan kaymakamdan bile. Niye yalnız bir Tekel vardı bu ülkede likör satar; devlet tekeli. Bir şey hatırlıyordum, korktum ve korkunca aklıma geleni söyledim: Hayat, dedim, bir yolculuksa eğer, altı aydır ben de bir yoldayım, bir şey öğrendim, izin verin söyleyeyim. Çünkü bir kitap okumuştum, bütün dünyamı kaybetmiştim, yenisini bulmak için yollara düşmüştüm! Ne buldum? Ne bulduğumu sanki sen söyleyiverecektin melek! Bir an sustum, bir an düşündüm ve melek, dedim, ne dediğimi bilmeden ve birden bir rüyadan uyanır gibi hatırladım ve kalabalıkta seni aramaya başladım: Aşk. Orada, buzdolabı ve soba bayileri ve karıları ve papyonlu adamla kızları arasında ve öğretmenlerin ve içi geçmiş bunakların ölçülü bakışları arasında ve görülmeyen bir radyonun müziği eşliğinde Canan liseli uzun boylu ve arsız bir herifle dans ediyordu.

...

Orhan Pamuk
Yeni Hayat
s. 90-92

23 Mayıs 2018 Çarşamba

mini öykü denemeleri - v

B'ye

Bir varmış iki yokmuş. Birden kütle hasıl olmuş. Dünya böyle dönmüş durmuş, şansımıza su oluşmuş. Amino asitler, nükleotidler, yağ asitleri derken hücre olmuş. Balık sudan çıkmış, ayı bağırmış, maymun ormandan kaçmış. Önce söz, sonra yazı ve en son piramitler et ile kemikten yontulmuş. Tüfek icadolup mertlik bozulalı 7, Hamlet hasedinden bütün sarayı öldüreli 4, Raskolnikov baltası ile peş peşe iki cinayet işleyeli 2 asır geçmiş. Yeni kıtada erkeklere en çok konulan isimli bir genç, mavi bir kuşu serbest bırakmış, kuş gelmiş köfteler diyarının en güzel kızının siyah ojeli ellerine konmuş, kız hissi kuşa dökmüş. 

Adamlar müzik yapmış, kadınlar vals. Çiçek asfalttan çıkmış, yüzün gülmüş. Kendine çaylar demleyen bir mecnun ile dokunmatik haberleşmenden bir ihtimal doğmuş.

Ay utancından kıpkızıl iken şair şöyle buyurmuş:

Vakti varmışsa aşkın, onu beklemeliymiş.


Not: -di'li geçmiş zamanı, -mişli geçmiş zamana evirmek zorunda kaldığım için yazardan ve sevenlerinden özür diliyorum. 

28 Nisan 2018 Cumartesi

mini öykü denemeleri - iv

"yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim"

Tanrıça yeryüzünde, tohumunu bizzat ektiği aşkın özleminde. Bakmak ile yetinmede (ufak bir su birikintisi, yüzen kuşlar, kuru toprak, az çimen, seken serçe, bahçede babaanne), kendinden şüphe etmede, yanlış mı ektim? Ay gelecekten endişeli, dolunayını beklemekte. Şair kendinden emin, göklerde, tohum bana kısmetmiş.

"değil mi ki beni şımartan gökyüzüdür
ve ben o tanyerlerinin sulbünden gelmekteyim."


Hangi şiiri hangi kadınlara saklamalı?